Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) MHP Grup Toplantısı’nda konuşuyor.
Bahçeli’nin açıklamalarından satır başları:
“Aydınlığın sürekli olarak hem ışık hem de ısı üretmesi, milli birlik ve kardeşliğin toplumsal uzlaşması ve dayanışmanın varoluş enerjisine doğrudan doğruya bağlı olmayı hedefliyoruz. Bunu sadece düşünceyle de sınırlamıyoruz; aynısıyla da pusulamızı yapıyoruz. Bizim gelecek tasavvur ve tasarımız, Türk milletinin dünya üzerinde olmasını arzuladığı en üst mertebeyi hedef alan ve uzun vadeyi kapsayan, ufuk ötesi bir menzilin arayışıdır. Uzak hedeflere kilitlenenler, hayal gibi görünen ülkülerin peşinde gidenler ancak ve ancak gönlü, vicdanı, ruhu, heyecanı ve şuuru büyük olan adamlardır. Asıl mesele, önümüzde perde perde açılan ufuk çizgisine odaklanmak değil; ufkun ötesine bakabilmek, bu suretle muhtemel fırsat, mükâfat ve müşkülatları zamanlama hatasına düşmeden öngörebilmektir. Bu yüksek öngörü seviyesinin şükranla anılan misallerini, millî âbidemiz olan Orhun Yazıtları’ndan itibaren tarihimizin kilometre taşlarında görmek mümkündür. Ancak bunu yaparken, hakikatin izinden ve ısrarından ayrılmamak gerekmektedir. Bu aşamada, Aziz Atatürk’ün şu veciz sözünü hatırlatmak ve bu mevvaldeki çabamızı paylaşımla taçlandırmak istiyorum: Biz her zaman hakikati arayan, onu buldukça da söylemeye cüret eden insanlar olmalıyız. Hakikati söylemekten, hakikatin temsil ve telaffuzundan en küçük tereddüt gösteremeyiz, göstermemeliyiz.

“KKTC, TÜRKİYE’YE KATILMALIDIR”
Egemen eşitlik temelinde iki devletli çözüm kaçınılmaz. Kıbrıs Türk’tür, Türk’ün öz vatanıdır. Federasyon tez ve tekliflerinin geçerliliği ve geleceği kesinlikle yoktur. KKTC, Türkiye’ye katılmalıdır. Kıbrıs milli davamızdır. Ecdadımızın alın teri, göz nuru, gönül suru, hatıra ve hafıza yurdudur. Bu haklı ve hakikatli davadan geri dönüş yoktur.
“82’NİN KKTC OLMASI ARTIK HAYAT MEMAT MESELESİDİR”
Kıbrıs’ın güvenliği ve geleceği Türkiye’nin geleceğiyle birdir. KKTC parlamentosu acil olarak toplanmalıdır. 81 Düzce’den sonra 82 KKTC olmalıdır. 82’nin KKTC olması artık hayat memat meselesidir. Tarihî ve millî bir hakikatin hile ve hıyanetle, dış bağlantılı ayak oyunlarıyla, Rumlara şirinlik yapan ucuz numaralarla tahribi diye bir şey söz konusu dahi edilemeyecektir. Bunun önündeki aşılamayacak bariyer; tarihtir, çekilen acılardır, Türk milletinin egemen ve yüce mazisidir. Kıbrıs, bir adadan çok daha ötesidir. Kıbrıs; Doğu Akdeniz’deki sancak, Türk milletinin can damarı, Türk istiklâl ve varoluş ruhunun siyasî, stratejik ve jeopolitik misyonudur. Kıbrıs’ın güvenliği ve geleceği, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliği ve geleceğiyle bir ve aynıdır. Bu kapsamda, Kıbrıs Türk’tür; hep de böyle kalacaktır. Kıbrıs Türklüğü’nün arasına yuvalanan mandacı ve teslimiyetçi kimi EOK ve Enosis muhibleri, şahsımı ve partimizi hedef alarak “size ne sonuçlardan, sizi neden ilgilendiriyor” demek suretiyle ağız ve ahlak bakımından seviyesiz ve dibe batan birer evriye hâline geçmişlerdir. Bu gafiller iyi dinlesin: Nasıl olsa beş parmak dağlarında dökülen kanlar sizin değil; nasıl olsa Akdeniz’de yankılanan çığlıklar sizden çıkmadı; nasıl olsa “gelene ağam, gidene paşam” demeye alışkınsınız. Hamdolsun tarihsel hafızada taşıdığımız vatan topraklarıyla bağımızı ve ilgimizi manen, fikren ve hasretle hiç kesmedik. Çünkü biz Kıbrıs’a bakınca vatan görüyoruz. Çünkü biz “Kıbrıs” denildi mi akan suları durduruyoruz. Çünkü biz Kıbrıs gündeme geldi mi 1571’den itibaren Türk milletinin hâkimiyet, haysiyet, asalet ve adaletiyle sivrildiğini anlıyor, anlatıyor ve bununla da övünüyoruz. Kıbrıs’taki seçimlerden “size ne diyenler”in, kimin kundağına sarıldığı veya kimin beşiğinde sallandığı beni ilgilendirmez. Ama biz, vatanı namus bilen; Kıbrıs’ı da namus bilen soylu bir duruşun, sorumlu bir duyuşun, bıçkın ve ülkücü seslenişiyiz. Bu seslenişin inanmış, müellif-müteahhis neferleri olmayı bir hak olarak nesiller boyunca sürdüreceğiz. Değerli dava arkadaşlarım, söylemek ve üzerinde durmak istediğim ikinci hakikat şudur: Gazze’de özelde Gazzelilerin, genelde ise Filistin halkının hakkı iadesidir. 1967 sınırlarıyla iade edilmiş, başkenti Doğu Kudüs olan; coğrafi bütünlüğü sağlanmış, bağımsız ve egemen Filistin Cumhuriyeti’nin kurulması ve Birleşmiş Milletler nezdinde tam üyelik statüsünün elde edilmesi bir lütuf değil, hakkın ve hakikatin gereğidir. Zorbalığa ve istilâlara yaslanarak bu hakikati çiğnemek, bu hakikatin üzerine basarak geçmek tıpkı bu bayrak gibi ters dönecek; siyonist-emperyalist kumpası boşa düşürecektir.
Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde Türkiye ile birlikte Katar, Mısır ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ara buluculuğu, garantörlüğü ve imzasıyla hayat bulan deklarasyon, bir başka ifadeyle niyet metni veya mektubu, hukuken bağlayıcı olmayabilir; fakat ahlaken bağlayıcı mahiyettedir. Ne var ki Hamas ile İsrail arasında varılan geçici ateşkes kararı henüz kalıcı ve kesin bir bağlayıcılığa kavuşmamıştır; beklendiği gibi İsrail’in ateşkes ihlalleri peyderpey görülmeye başlanmıştır. İsrail, geçtiğimiz pazar günü Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a hava saldırısı düzenlemiştir. Her ne kadar ateşkesin yeniden uygulamaya başlandığı açıklansa da, imzasına ve taahhüdüne riayet ve sadakat göstermeyen bir haydut devletin tekrar savaş ve soykırım etaplarına dönmeyi planladığı ortadadır. İsrail’e güven olmayacağı, güven duyulmayacağı hepimizin malumu olsa da, temennimiz ihtiyatlı ve temkinli bir iyimserlikle hareket etmek suretiyle kalıcı ateşkesin temini; müteakiben iki devletli barış anlaşmasının ikmali, uluslararası toplumun ve Birleşmiş Milletler’in ısrarlı girişimleriyle derhal hayata geçirilmesidir. Dahası, İsrail’in Lübnan’ın güney ve doğusundaki yerleşim yerlerine yaptığı hava saldırısı, bu şirret devletin sakin ve sağduyulu olmayacağını bir kez daha teyit etmiştir. Neresinden bakarsak bakalım, İsrail bölge ve dünya barışına doğrultulmuş siyonist bir silahtır. Bu silah susmadıkça, Filistin Cumhuriyeti kurulmadıkça, mazlumların gözyaşları kurumadıkça; ne istikrar, ne huzur, ne de barış tesis edilebilecek; korkunç nitelikli hak ve hukuk gaspı eksik olmayacaktır. İsrail’in karanlık sicili, suça batmış ilkel ve şımarık iktidar siyaseti; bölge ülkeleri ve insanlık vicdanı aleyhindeki her türlü musibetin kaynağıdır. Bu zulüm ve zehir üreten kaynağın ya ıslahı ya da kurutulması, küresel adalet ve küresel güvenlik mimarisinin şaşmaz görevi, şüphe götürmez mesuliyetidir.

Bir başka önemli mesele ise, Gazze’de İsrail’in silahlandırıp sahaya sürdüğü çetelerin tehlike saçan eylemleri ve neden oldukları tahrik ortamının barış ve ateşkes çabalarını zedelemesidir. Hamas’ın silah bırakmasını dayatanların, silahsız bir halkı canlı hedef hâline getirmek için yeni bir faaliyet içine girdikleri veya girecekleri, kuşkuya yer bırakmayan bir tuzaktır. İki devletli çözüm vücut bulduktan sonra elbette Hamas’ın atacağı adımlar olacaktır. Ve silah bırakmak bunlardan biridir. Ancak hakikat temelinde inşa edilmesi gereken iki devletli çözüm iklimi hâkim olmadıkça, tek taraflı silahsızlanmanın nasıl sağlanacağı, nasıl tasvip ve tasdik edileceği sancılı bir muammadır. Değerli milletvekilleri, Tunuslu İslam düşünürü İbn Haldun’un paylaşacağım şu sözü, siyaset ve hakikat mihverinde üzerinde kafa yormayı hak eden bir muhtevaya sahiptir. İbn Haldun şöyle demiştir: “Geçmiş, geleceğe; suyun suya benzediğinden daha çok benzer.” Ne kadar geçmişe bakarsak, o kadar uzağı görmemiz bir tarih ve kültür gerçeğidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ihlal olmaz hastalıklı siyasetinin yumuşak karnı da buradadır.
Maziye kör, millete ve millî geleceğe şaşı bakan Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin, ülkemizi dışarıdan sürekli şikâyet etmesi; bu partinin genel başkanının Hollanda’da gene aynı muhteris ve müfteri siyasetle inat etmesi anlaşılır gibi değildir. 56 yılı bulan siyaset mücadelemizin her safhasında sabır, akıl, şuur, denge ve ihtiyatla beraber; ilke, ülkü, inanç ve sarsılmaz bir irade, yol haritamızın eksen ve koordinatlarını tayin etmiştir. Gazâlî’nin meşhur tespitinden istifade edersek, bizim bağımız taklidî imanla değil, tahkikî imanladır. Halka, hakka ve hakikate olan tartışmasız ve şaşmaz bağlılığımızın gerçek özü de burada aranmalıdır. Yunus’un dediği üzere: “Cümleler doğrudur sen doğruysan, doğruluk bulunmaz sen eğriysen.” Duruşumuz doğru, yolumuz doğru, yürüyüşümüz doğru, mücadelemiz doğru, sözümüz doğru, ülkümüz doğru, fikrimiz dosdoğrudur. Allah’tan niyazım da bizi bu doğrudan ayırmamasıdır. Hak ederek, iman ederek, tefekkür ederek, hizmet ederek, himmet ederek; sevdamız Türkiye ve Türk milleti diyerek, şuurlu bir şekilde hakikatin izindeyiz.”
Kaynak :Türkiye Gazetesi
