Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
Sosyal Medya
Mesut Polat
Mesut Polat

Para-Sermaye ve Müslüman

Müslüman toplumlarda sermaye kelimesi hâlâ çoğu kesim tarafından tedirginlik uyandırıyor. Para konuşulduğunda sesler kısılıyor, zenginlik söz konusu olduğunda savunma refleksi devreye giriyor. Oysa asıl sorulması gereken şu: Bu mesafe gerçekten dinî bir hassasiyet mi, yoksa uzun yılların ürettiği zihinsel bir alışkanlık mı?

İslam, zenginliği ve sermayeyi hedef tahtasına koymaz. Hedef aldığı şey; haram, zulüm ve adaletsizliktir. Buna rağmen bugün pek çok Müslüman için zengin olmak neredeyse “mesafeli durulması gereken” bir hâle gelmiş durumda. Hatta bir takım kimseler tarafından fakirlik sabır veya tevekkül ambalajıyla yüceltiliyor.. Oysa sabır, yoksulluğu kutsamak değil; imtihanı doğru yönetmektir..

Peygamber Efendimiz  Sav.’in hayatına baktığımızda ekonomik güçten hepten uzak bir tablo görmeyiz.. Hz. Hatice büyük bir tüccardı. Sahabenin önde gelen isimleri ticaretle uğraşıyor, kazandıklarını Allah yolunda harcıyorlardı. Hz. Osman’ın Tebük Seferi’nde bir orduyu tek başına donatabilmesi, İslam’ın bütünüyle “fakir ama samimi” bir hareket olmadığını açıkça gösterir..

Bugün ise durum çok daha farklı. Eğitim, medya, yardım organizasyonları, hatta bir fikri duyurabilmek bile paraya bağlı. Sermayesi olmayan toplumlar başkalarının gündemine mahkûm olur. Kendi hikâyesini yazamayanlar, başkalarının senaryosunda figüran olmaktan kurtulamaz..

Batı’nın dünyadaki hakimiyeti sadece askeri güçle ya da teknolojik üstünlükle açıklamak eksik olur. Asıl belirleyici unsur, zenginliği bir tahakküm aracına dönüştürme becerisidir..

Bugün küresel sistemin ana damarları Batı merkezlidir.. Çok uluslu şirketler üzerinden kurulan bu yapı, ülkeleri borçlandırarak değil; borca muhtaç hâle getirerek yönetir..

Kur’an, “Allah’ın size verdiğinden infak edin” buyurur. Bu çağrı, gizli bir gerçeği de içinde taşır: Verebilmek için önce sahip olmak gerekir. Sürekli tüketen ama üretemeyen bir toplum, ne ahlakını koruyabilir ne de bağımsız kalabilir..

Zenginlik üzerinden kurulan tahakkümü eleştirirken, fakirliği toptan kötülemek de başka bir hataya düşmek olur. Çünkü İslam, insanın değerini sahip olduklarıyla değil; imanı, ahlakı ve duruşuyla ölçer. Fakirlik bu ölçekte bir kusur değildir..

Peygamber Efendimiz Sav. fakirliği idealize etmemiştir ama onu utanç vesilesi de yapmamıştır. Ashabın içinde zenginler olduğu gibi, imkânları kısıtlı olanlar da vardı ve hiçbirinin değeri malıyla ölçülmedi. Nice fakir sahabi, iman, sadakat ve fedakârlıkta zenginlerden öndeydi..

Peygamber Efendimiz sav. şöyle buyurur:

“Salih (helal) mal, salih kimsenin elinde ne güzeldir.” (Ahmed b. Hanbel)

Elbette tehlike paranın kendisi değildir. Tehlike; paranın kalbi esir almasıdır. Faize bulaşan, haksız kazançla büyüyen, paylaşmayı unutan bir zenginlik elbette bir felakettir. Ama helal kazanan, adil olan ve elindekini ümmetin hayrına kullanan bir sermaye, bu çağda lüks değil zorunluluktur..

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Müslümanlar gerçekten fakir kalmayı mı seçiyor, yoksa fakirliğe razı olmayı mı öğrenmiş durumdalar? Çünkü fakirlik başlı başına bir erdem değil, çoğu zaman çaresizliğin süslenmiş hâlidir..

Bu çağda Müslüman zengin olmalıdır. Ama kibirli değil; güçlü ama adil, kazanan ama paylaşan, bağımsız ama ahlaklı bir zenginlik… İşte ihtiyaç duyulan tam olarak budur..

YORUMLAR

Bir yanıt yazın