Bugün dünyaya baktığımızda görüyoruz ki devletler tek başına ayakta kalamıyor. NATO’su, Avrupa Birliği, Şanghay örgütü… Hepsi üyelerine güvenlik, ekonomi ve siyasi güç sağlıyor. Ama iş İslam dünyasına gelince, koca 57 ülke dağınık, her biri ayrı telden çalıyor. Sonuç ortada: işgaller, darbeler, iç savaşlar, milyonlarca mazlumun gözyaşı…
Oysa tarihe bakalım: Müslümanlar bir araya geldiğinde düşman karşısında sarsılmaz bir kale olmuş, bölündüğünde ise darmadağın olup yokluk görmüşler. Medine’deki vesika, Selçuklu’nun düzeni, Osmanlı’nın adaleti hep bu birliğin meyvesiydi. Bugünse ümmet fikri unutulmuş, ulusal bayraklar kutsallaştırılmış, herkes kendi küçük çıkarının peşinde. Bu yüzden güçlü olamıyoruz.
Filistin kan ağlıyor, Suriye harabeye dönmüş, Yemen açlıktan kırılıyor, Myanmar ve Keşmir’de Müslüman olmak adeta suç sayılıyor. Eğer ortak bir savunma gücümüz olsaydı, bu zulümlerin pek çoğu belki de yaşanmayacaktı.
Allah Kur’an’da buyuruyor: “Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât, 10) Kardeşlik sadece sözle olmaz; birlik ister, dayanışma ister. İşte bu yüzden bir “İslam Natosu” veya ismini her ne koyarsanız artık hayal değil, mecburiyettir.
Elbette yol kolay olmayacak. Mezhep farklılıkları, etnik ayrılıklar, Türkiye–Suudi Arabistan–İran rekabeti, Batı’nın baskısı, silah ve para bağımlılığı… Bütün bunlar büyük engeller. Ama şunu unutmayalım: Tarih boyunca büyük ittifaklar zorlukların içinden doğmuştur. Eğer gerçekten ümmet olduğumuzu hatırlarsak, bu engeller de aşılır.
Dünya yeni bir dengeye oturuyor. Çin, Rusya, Amerika ve Avrupa blokları arasında İslam coğrafyası ya dağınık kalıp başkalarının oyuncağı olacak ya da bir araya gelip kendi onurunu, geleceğini, bağımsızlığını koruyacak.
Önümüzde iki yol var: Ya bölük pörçük halde sürüklenmeye devam edeceğiz, ya da yeniden tarihte olduğu gibi ayağa kalkıp küresel denge unsuru olacağız. Tercih bizim.
